Toplum & Kültür

The Substance Üzerine Jungiyen Bir Okuma

Aynadaki o 'kusursuz' ötekiniz sizi yok ederken bastırdığınız canavarla yüzleşmeye cesaretiniz var mı? The Substance filminin Jungiyen analizi.

by Gülnur Özkan, Psikoloji Öğrencisi

Gülnur Özkan

Yazan

Gülnur Özkan

Psikoloji Öğrencisi

Profil →



Zapt ettiğimiz bir şey bizi zayıf düşürdü

ta ki onun kendimiz olduğunu anlayana kadar

-Robert Frost

İnsan bazen aynada kendisine baktığında olduğu kişiden daha fazlasını, olmayı arzuladığı kişiyi de görür. ‘’İdeal Benlik’’ kavramı her insanda eşit derecede etki gücüne sahip olmasa da; toplumsal ve kültürel olarak ‘’ideal’’ kabul edilen bazı özelliklerin var olduğu rahatlıkla gözlemlenebilir ve insanların bu özelliklerle kurduğu bilinçli veya bilinçsiz ilişki, onların kişiliklerini şekillendirir. Bağlamına göre ideal olarak sayabileceğimiz özellikler değişse de: güzel/yakışıklı olmak, başarı, güç, gençlik gibi değerlerle insan, bilinç ve bilinçaltı düzeyinde ilişkiler kurar ve bu ilişkilerin üzerimizde güçlü etkileri olabilir. Öyle ki bu güçlü etki, TheSubstance filmindeki artık yaşlanmış ve bu nedenle de TV dünyasında istenmeyen yıldız karakterimiz Elizabeth’e tüm hayatı pahasına o gençlik ‘’iksirini’’ kullanmaya itmişti.

TheSubstance ‘’body horror’’ türünde bir film olup insanın ideal uğruna bastırdığı ‘’karanlık’’ yönlerini Jungiyen bir perspektifte okuyabileceğimiz bir anlatı sunar. Bir zamanlar çok izlenme getiren bir programın sunucusu olan, sevilen ve saygı duyulan Elizabeth, artık yaşlandığı ve eskisi kadar ‘’güzel, kusursuz ve arzulanan’’ biri olmadığı gerekçesiyle kanal sahibi tarafından programla ilişkisi kesilir. İnsanların ilgisi, sevgisi ve alkışlarından uzaklaşmak Elizabeth’e çok ağır geldiği için depresyona girer. Hayatını değiştiren ürünle (the substance) şans eseri karşılaşan Elizabeth için slogan oldukça dikkat çekicidir: ’Kendinin daha iyi bir versiyonunu hayal ettin mi hiç? Daha genç, daha güzel, daha kusursuz.’. Bu madde ile Elizabeth karakterinden hücre bölünmesi ile Sue adında genç, güzel ve enerjik bir karakter yaratılır. Filmde bu iki versiyon arasında kurulması gereken dengenin önemli olduğu ve birbirlerine yaşam hakkı tanımaları gerektiği vurgulanır. Aslında edebiyatta ve sinemada görmeye alışık olduğumuz bu ikili anlatı, Carl Jung’un gölge (shadow) kavramıyla yakından ilişkilidir. Aynı konsepti Dr.Jekyll veMr. Hyde ikilisi veyaFight Club filminde de görebiliriz.

Kişiliğin ego ideali uğruna bastırılan kısmı, gölge terimiyle ifade edilir (Zweig ve Abrams, 2022, s.59). Basitçe, egonun ‘bu ben değilim’ dediği her özellik gölgemizi oluşturur. Bu özellikler çeşitli motivasyonlarla (toplum onayı, zor bir durumla başa çıkmak) bastırılabilir, ancak bu durum onların benlikteki varlığına son vermez. Egomuz (bilinçli kimlik) öz-imajı için kendini bu özelliklerle tanımlamayı reddederken, bu yönler bilinçaltında varlığını sürdürerek bizi etkilemeye devam eder. Bu yönler ne kadar çok bastırılırsa, bilinçaltında o kadar çok yer edinir. Bilinçli kimliğimiz (ego) bunları reddettiğinden, insanlar onları tanıyıp kabul edemez ve dengeli bir ilişki kuramaz, gölge ile ego (bastırma olduğu sürece) çatışma halindedir. Filmde karakterimizin iki farklı versiyonu, aslında bu çatışmayı temsil eder. Elizabeth egonun özellikleriyle benzeşir, bilinçli kimliktir. Yani farkında olduğumuz ve bilinçli olarak gözlemleyebildiğimiz benlik duygumuzdur. Elizabeth Sparkle’a baktığımızda, önceden çok sevilen ve saygı duyulan bir karakter olduğunu görürüz, toplumun beklentileriyle uyuştuğu sürece ödülünü de alır. Hayatında beliren problemlere karşı kariyerini ve statüsünü korumak için çabalar, yeniden uyumlanmaya çalışır. Benlik idealini korumaya çalışmak egonun tipik özelliklerindendir. Sue karakteri ise Elizabeth’in gölgesini temsil eder. Sue, Elizabeth’in takıntılı olduğu tüm o güzellik, gençlik ve popülerlik arzularının vücut bulmuş halidir. Herkes onu çok sever ve ona hayran olur, etkileyici ve daha dürtüsel yaşayan bir karakterdir. Sue’nun filme dahil olduğu nokta, ego idealinin gerçeklikle çatıştığı ve bu çatışmanın sağlıklı bir şekilde tolere edilemediği bir aşamadır. Yıllarca kendi değerini ölçtüğü özelliklerini (gençlik ve güzellik) yitiren ego, kimlik algısına dair bir kırılma yaşamaktadır. Burada benlik (self) kavramı önem kazanır. Benlik hem bilinci (ego) hem de bilinçdışını (gölge) içerir ve insanın ne gölgesiyle ne de egosuyla tamamen özdeşleşmemesi gerekir, çünkü aslında hepsi benliğinin parçalarıdır, tamamı değildir. Önemli olan bu yönler arasında dengeyi kurabilmektir. Bu da insana yeni bir kimlik bilinci verir. Ancak, filmde Elizabeth’in bunu yapamadığını görüyoruz. ‘’Değerli olmam için genç ve güzel olmam gerekmiyor’’ gerçekliğini kuramayan Elizabeth, gölgesindeki yoğun arzu ve takıntılardan beslenen halihazırdaki ego idealini sürdürmek için Sue’yu oluşturdu. Bu aşamada bütünleşmeden (shadow integration) uzaklaşılmıştır.

Elizabeth karakterinin yaşadığı sorunları besleyen bir gerçekliğin var olduğunu da atlamamak gerekir. Kadınlara dış görünüşleri odaklı belirli bir ideal çizilen günümüz toplumunda, filmde dile getirilen sorun aslında çoğu kadının ortak çıkmazının yansımasıdır. Sosyal onay ve eleştiri (özellikle çocukluk döneminde) güçlü birer kontrol mekanizmasıdır. Kadınlara sadece dış görünüşleri üzerinden değer biçen bir yapının örneklerini filmde de görüyoruz. Çıkan seslerden dolayı kapıya dayanan ve içeride Elizabeth olduğunu varsayarak bağırıp çağıran erkek komşu kapıyı açan Sue ile karşılaştıktan sonra tam tersi bir üslup takınarak kibarca konuşurken; Elizabeth Sparkle’ın ve hatta birçok kadının güzellik odaklı bir değer algısının içine çekilmeleri veya bu değer algısının içinde sıkışmaları daha anlaşılabilir olmaktadır.

Filmin devamında yavaş yavaş Sue’nun kontrolden çıktığını ve ‘’bir hafta Sue bir hafta Elizabeth’’ kuralına artık uymayarak Elizabeth’in yaşam hakkını yok saydığı görülmektedir. Gölge ile ego arasında denge kurulamamakta ve artık gölge, benliğe hükmetmeye başlamaktadır. Sue’nun Elizabeth’in zamanından çaldığı her gün, Elizabeth’in vücudunda kalıcı hasar bırakmaktadır: önce parmakları olmak üzere kolları ve ayakları bozulup insan formundan çıkmakta ve gittikçe şekilsiz ve canavarımsı bir varlığa dönüşmektedir. Bu da gölgenin hakimiyetini sembolize eder, çünkü sanatta gölge genellikle canavar, yılan ve ejderha gibi yaratıklarla ifade edilir. Aslında filmde yaratılan varlık gölgeyi (bilinçaltını) temsil etme bakımından ejderha ve yılan örneklerine göre daha başarılı sayılabilir, çünkü bu varlıklar insan bilinci için bir karşılığı olan anlamlı nesnelerdir. Filmde oluşturulan varlık ise alışılmış olan insan formunun bozularak bilinç için bir anlam ifade etmeyen ve parçaların alışılmış yerlerinde olmadığı bir formdur (veya formsuzluk). Bu da bilinçaltının yani gölgenin bize oldukça yabancı ve irrasyonel yapısının bir yansımasıdır.

Bu çürümeden korkan Elizabeth ürünü kullanmaya son vermek için telefon açtığında karşı taraf, ‘’Bir tarafın kullandığını diğer taraf kaybeder’’ der, yani kişiliğimizin bir parçasını diğeri için feda ettiğimiz ve kendi içimizde bütünleşmeyi sağlayamadığımız anlatılmaktadır. Artık içimizdeki bir parçamızı ‘’öteki’’ ilan etmişizdir. Elizabeth telefonda Sue’dan bahsederken ‘she’ diyerek bu ötekileştirmeyi diline de yansıtır. Karşı taraf ise, ‘’O ve sen diye bir şey yok, siz birsiniz’’ diyerek Elizabeth’i uyarır. Burada iki karakter bir bütünün parçaları değil de birbirlerini ‘düşman’ ilan ettikleri bir tartışmanın içindedirler. Oysa filmin başlarında ürünün kutusundan çıkan ‘’Remember, you are one’’ ifadesi bunun tam tersini anlatmaya çalışmaktadır.

Filmin sonunda artık tamamen bir canavara dönüşen Elizabeth toplum karşısına çıktığında insanlar onu büyük bir şaşkınlık ve korkuyla karşılar, önlerinde duran bu yaratığa bir anlam veremezler ve ona saldırırlar. Gerilimin çok yüksek olduğu bu sahnede, artık ‘’canavarın’’ bedeni tamamen dağılır ve hikayesi sonlanır. Jung, gölgenin bastırıldıkça daha çok güçleneceğini ifade eder. Elizabeth de film boyunca yoğun arzu ve takıntıları nedeniyle yaşlılık ve azalan ilgi gerçekleriyle yüzleşmekten kaçınıp gölgesinin peşinden gittiği için, final sahnesinde bastırılan her şey tekrar ortaya çıkmıştır. Aslında bu dağılma, dengenin sağlanamamasından kaynaklanan psikolojik bir dağılmadır.

Karakterimiz artık gözlerini kapatırken son kez gökyüzüne bakar ve üç tane ağaç görür. Bazı mitolojilerde ve Jung sembolizminde üç sayısı gelişimi ve henüz tamamlanmamışlığı, tam olmayan ve eksik bir yapıyı temsil eder. Dört sayısı ise aksine bir bütün olmanın işaretidir. Son sahnedeki bu üç ağaç, bütünleşmenin başarısız olduğunu ifade eden sayısal bir sembolizmdir.

TheSubstance filmini ego ve gölge çatışması olarak yorumladığımızda, bütünleşmenin (self-realization) başarısız olduğunu görmekteyiz. İnsan kendi içinde dengeyi bastırdığı yönleriyle savaşarak değil, karakterimizin yaptığının aksine, onları kabul ederek ve entegre ederek sağlayabilir. Reddedilen gölge bilinçli hale gelemez ve tam da bu yüzden insanı yönetir. Ve Jung’un dediği gibi, kendi bilinçaltına dair farkındalık geliştirmeyen kişi, başına her geleni kader zanneder.

KAYNAKÇA

Zweig, C. ve Abrams, J. (Ed.). (2022). Gölgeyle buluşma: İnsan doğasındaki karanlık yüzün gizli gücü (Ö. Ertana, Çev.). Timaş Yayınları. (Orijinal eser 1991 yılında yayımlanmıştır).

İlgili Yazılar