Klinik Psikoloji

Aynanın Öteki Tarafı: Gerçek Yansıma mı Dayatılan Standartlar mı?

Bedenin kalıplara sığmak için değil, yaşamı hissetmek için var.

by Selin Kurt, Psikoloji Öğrencisi

Selin Kurt

Yazan

Selin Kurt

Psikoloji Öğrencisi

Profil →


Bazen ayna karşısında saatlerimizi geçiririz. Sabah uyandığımızda ilk işimiz aynaya bakmaktır bazen. Kimi zaman saçımızı düzeltmek, kimi zaman dişimizi fırçalamak, kimi zaman da kıyafetimizi kontrol etmek için… Hayatımızın bir parçası haline gelmiştir ayna. Kendi kendimizle konuşup iç sesimizi duymak için de bir araçtır aslında. ‘’ Keşke daha zayıf olsaydım.", ‘’ Üç dört kilo daha versem bu kıyafet daha güzel dururdu üstümde’’ ‘’ Keşke estetik yaptırsam’’ gibi cümlelerle seslenebilir yansımamız. Oysa beden algısını yalnızca aynada gördüğümüz görüntümüz belirlemez, bedenimiz hakkında geliştirdiğimiz duygu, düşünce ve inançların da birleşimi şekillendirir.

Psikolojide beden algısı, bireyin kendi bedenine ilişkin algıları, düşünceleri, duyguları ve değerlendirmelerin bütünü olarak tanımlanmaktadır. Bu kavram yalnızca kişinin fiziksel görünümünü nasıl gördüğünü değil, aynı zamanda bedenine yönelik memnuniyetini, tutumlarını ve bu görünümün benlik saygısı üzerindeki etkisini de kapsamaktadır ( Cash& Pruzinsky, 2002). Yani aynı bedene sahip iki kişinin kendileri hakkındaki değerlendirmeleri farklı olabilir. Çünkü çocukluk deneyimleri, aile tutumları, kültürel normlar, sosyal çevre, özellikle günümüzde sosyal medya gibi faktörler kişinin beden algısını oldukça etkiler. Geçmiş dönemlerde kültürel normlar beden algısı üzerinde daha çok etkiliyken günümüzde sosyal medya bu rolü üstlenen en etkili araç haline geldi. Filtreli ve shoplu fotoğraflar, özellikle beğendiğimiz ve ilham aldığımız sosyal medya kullanıcılarının platformlarına yansıttıkları ‘’kusursuz’’ bedenleri, hepimizi kendimizde bir kusur aramaya veya kıyaslama yapmaya iter hale getirdi. Algoritmaların bu tarz içerikleri karşımıza tekrar tekrar çıkarması da gerçekçi olmayan beden standartlarını , sanki içerisinde yer almak zorunda olduğumuz bir akım haline dönüştürdü. Bu standartlara ulaşamayan bireylerin ise kendileri eksik hissetmesi, geride kalmış hissetmesi oldukça beklenen bir sonuçtur. Sürekli olarak bu içeriklere maruz kalan biri de öz saygı azalması, beden memnuniyetsizliğinin artması, kendini değersiz hissetmesi gibi sonuçlar görülebilir. Beden algısı yalnızca estetik bir mesele değil, ruh sağlığıyla da doğrudan ilişkilidir. Olumsuz beden algısı kişi depresyon, kaygı bozuklukları , sosyal izolasyon gibi birçok ruhsal durumu da beraberinde getirebilir. Yeme bozuklukları da beden algısıyla doğrudan ilişkilidir. Anoreksiya nervoza, bulimiya nervoza gibi yeme bozukluğu hastalıklarında birey, bedenini olduğundan farklı algılayabilir ve kilo alma korkusu sebebiyle sağlığını ciddi biçimde tehdit eden davranışlar sergileyebilir. Bunun yanında beden dismorfik bozukluğunda kişi dış görünümündeki küçük ya da çoğu zaman var olmayan kusurlara yoğun biçimde odaklanır. Bu durum günlük yaşamı, sosyal ilişkileri ve işlevselliği önemli ölçüde etkileyebilir. Beden algısına psikanalitik kuram üzerinden bakmaya çalışırsak Freud’un bedenin ruhsal yaşamın merkezinde yer aldığını savunduğunu görürüz. Beden algısına dair bir kuram geliştirmemiş olsa da ilk dürtülerin kaynağının beden olduğunu, egonun beden üzerinden geliştiğini ve bireyin kendi benliğini ilk olarak bedeni aracılığıyla keşfettiğini söyler. Dürtülerin temel kaynağı beden olduğu için beden, psikolojik yaşamında temelini oluşturur. Freud’un narsisizm kavramı da bu noktada önemlidir. Sağlıklı narsisizm bireyin kendisine değer vermesini desteklerken, dış görünüşe aşırı yatırım yapılması ya da beden üzerinden sürekli onay arayışı kırılgan bir benlik yapısına da işaret edebilir. Günümüzde sosyal medya beğeni sayıları üzerinden şekillenen değer kavramımız, Freud’un bu teorisini de yeniden düşünmemize sebep olmaktadır.

Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, aynanın karşısına geçtiğimizde bizimle konuşan kişi gerçek yansımamız mı yoksa bizlere dayatılan güzellik standartlarının yansıması mı sorusuna odaklanmamız gerekir. Çünkü beden algısı yalnızca dış görünüşümüzü değil, kendimize duyduğumuz saygıyı, sevgiyi ve öz değeri de şekillendirir. İlişkilerimiz, sosyal yaşantımız, yaşam kalitemiz de beden algısından etkilenen alanlar arasındadır. Kusursuz bir bedene ulaşmaya çalışmak yerine, bedenimizi yaşamımızı deneyimlememizi sağlayan değerli bir parçamız olarak görebildiğimizde hem psikolojik iyi oluşumuz hem de kendimizle kurduğumuz ilişkimiz güçlenir. Belki de en sağlıklı beden algısı, aynaya baktığımızda önce eksiklerimizi değil, olduğumuz kişiyle mutlu olabileceğimizi hatırlayabilmektir.

İlgili Yazılar