Düşmüş Melek tablosu, yoğun duyguların resmedildiği bir tablodur. Bu nedenle onu anlamanın yolu, kişide uyandırdığı duygulara bakmaktan geçer. Tablo size birçok duyguyu bir arada hissettirmiş olabilir. Bu karmaşa rastgele değildir. Çünkü bu tabloda gördüğünüz şey tek bir duygu değildir. Tablonun uyandırdığı bu duygular, figürün taşıdığı hikâyeyle de yakından ilişkilidir. Sanatçı tabloda, şeytan gibi en uzak görünen bir figür üzerinden bile empati kurulmasını mümkün kılan yoğun bir duygusal anlatımı öne çıkarmıştır. Şeytanın yalnızca kötücül bir varlık olarak değil insani duygular taşıyan bir figür olarak sunulması ve bu yönüyle yakınlık, empati hissi uyandırması, dönemi için eleştiri konusu olmuştur. Bu yönüyle tablo, tek boyutlu bir anlatımın ötesine geçerek insana özgü duygular ve psikolojik süreçler üzerinden okunmayı mümkün kılmıştır.
Melek kelimesi saflığı sembolize eder. Melekler birçok ihtiyaçtan bağımsız varlıklar olmalarının yanı sıra bir tek Tanrı’ya ihtiyaç duyar ve ona sonsuz bir uysallık, itaatkarlık gösterirler. Ancak tablodaki düşmüş melek Tanrı’nın ona biçmiş olduğu varoluş gerekliliğine ters bir biçimde davranmış, Tanrı’ya itaatsizlik etmiştir. Berrak bir nehre temizlenmek için girip daha kirli çıktığınızı düşünün, suyun yaradılışına ters davranması gibi melek de yaradılışına ters davranmıştır. Melek niye yaradılışına ters davranmıştır? Meleğin narsistik yapılanması; dürtüselliğe, egosantrik bir bakış açısına ve tümgüçlülük yanılsamasına zemin hazırlamıştır. Bu grandiyöz yapı, onu kendisini sınırların üstünde konumlandırmaya götürmüştür. Kendisini ayrıcalıklı ve üstün konumda görmesi, bu büyüklenmeci algının bir yansımasıdır. Bu nedenle Tanrı’ya itaatsizliği yalnızca bir başkaldırı değildir. “Bunu yapabilirim.” inancına dayanan bir hak iddiası taşır. Melek için acı yalnızca bir mertebe kaybı değildir. Melek bir tek cennetten düşmemiştir, aynı zamanda Tanrı’nın gözünden de düşmüştür. Kendisinin değerli olarak aynalandığı Tanrı’nın gözlerinde artık kendisi değersiz ve dışlanmış bir varlıktır. Bu dışlanma ondan bir tek değerini değil aitlik hissiyatını da almıştır. Artık ait olduğunu hissettiği bir yer yoktur. Çünkü kovulduğu tek yer cennet değildir, evinden de kovulmuştur. Bu aidiyet kaybı, resmin mekânsal kurgusunda karşılık bulur. Meleğin bulunduğu kayalık düzlemin gökyüzüne mi yoksa yeryüzüne mi ait olduğunun konumlandırılamaması, kompozisyonda mekânsal bir kopuş yaratır. Bu ikilik, meleğin ait olduğu dünyanın belirsizleştiğini ve düşüşle birlikte arada kalmışlığını görünür kılar. Arka plan, yalnızca aidiyet kaybını değil meleğin içsel yaşantısının dış dünyayı gölgelemesini de ifade eder. Melek net biçimde öne çıkarılırken arka planın flu bırakılması bu içsel yoğunluğun dış dünyayı geri plana ittiğini gösterir. Bu görsel düzenleme, figürü merkeze alıp arka planı geri çekerek bir hiyerarşi kurma amacı taşıyor olabilir ancak aynı kurgu içsel yoğunluğun dış dünyayı gölgelemesi olarak da okunabilir. İçsel yaşantının bu denli baskın hale gelmesi, melekte yoğun bir duygusal taşkınlık yaratır. Bu güçlü, yıkıcı duygular tabloya baktığımızda meleğin gözlerinde ve duruşunda karşılık bulur. Bakışları, içsel bir çatışmanın yansımasıdır. Gözlerinde büyük bir öfke, kin, kıskançlık ve aynı zamanda daha derinde bir üzüntü, kırılganlık hakimdir. Kırılganlığını kibir ile maskelemiştir. Bu ambivalans duygular bakışlarına kaos getirmiştir. Bu çatışma yalnızca bakışlarında değil duruşunda da kendini gösterir. Melek taşıyamadığı incinmişliğinin üzerini örtme çabasıyla kibirli, gururlu ve hırslı bir duruş sergiler. Meleğin öfkesi ve kibri, dışa dönük bir zırh görevi görür. Zırhın arkasında ise küsmüş bir çocuk gibi içine kapanmıştır. Kırılgan ve çaresiz çocuk konumuna regrese olmuş gibi durmaktadır. Meleğin dışa yansıyan gücü, kırılganlığını gizleyen bir savunma, bir maske olarak da okunabilir. Melek, üzüntü gibi kırılgan duyguları kendine yakıştıramaz. Bu nedenle utanç duygusu içinde koluyla yüzünü gizlemeye çalışır. Ellerini sıkı sıkıya kavuşturması hem kendine yaslanmasının ve yalnız hissedişinin bir dışa vurumu hem de içinde tutmaya çalıştığı kırılgan duygularını kontrol altına alma isteğinden kaynaklanır. Aynı zamanda bu duruş, dağılma tehditi altındaki benliğini bir arada tutma çabasının dışa vurumu olarak da yorumlanabilir. Meleğin yalnızlığı, duruşunun dışında tablonun bütününde de kendini gösterir. Arka plandaki melekler tek değildir, birlikte mutlu ve özgür resmedilmişlerdir. Düşmüş melek ise bu bütünlüğün dışında kalmış, engellenmişlik duyguları içinde izole olmuş bir haldedir. Peki melek niye çıplak resmedilmiştir? Bu çıplaklık yalnızca fiziksel değildir. Ruhunun, duygularının da çıplak kalışını simgelemektedir. Aynı zamanda bu durum, savunmasızlığını da görünür kılmıştır. Her ne kadar kollarıyla bu durumu gizlemeye çalışsa da duygularını gizleyememiştir. Gözünden süzülen yaş onu çıplak bırakmıştır. Tabloda dikkat çeken başka bir unsur ise kanatlarıdır. Sanatçı vücut yapısını kusursuz resmettiği meleğin kanatlarını neden ihtişamlı, vücut bütünlüğüne uygun var etmemiştir? Meleğin kanatları sadece fiziksel bir organ değildir aynı zamanda ilahi bir düzene, göklere aitliğin göstergesidir. Kanatların kökündeki küçük aydınlık; tam olarak kopmayan ilahi bağı, özdeki saflığı işaret ederken kanatların devamındaki koyu tonlar ise bu bağın düşüş ile birlikte kirlenmiş, karanlık tarafını temsil etmektedir. Resmedildiği üzere meleğin insansı olmayan tek parçası da kanatlarıdır. Ancak o da artık yeterince masalsı durmamaktadır. Melek cennetten düştüğünde neden yumuşak bir toprağa değil de sert bir kayaya düşmüş olarak resmedilmiştir? Kaya serttir, meleğin düşüşü de öyledir. Bu düşüş, yoğun duyguların, acı gerçeklerin ve narsistik kırılmanın eşlik ettiği sarsıcı bir yüzleşmedir. Kayanın üzerinde yer alan dal ise bu düşüşün başka bir boyutunu açığa çıkarır. Dalın kayalık yüzeyde var olması, kök salabileceği bir yerden yoksun oluşu, meleğin aidiyetini yitirmiş haliyle paralellik gösterir. Kayanın üzerinde yer alan dal da melek gibi ait olduğu yerde değildir her ikisi de köklerinden kopmuştur. Bu dal, yalnızca köksüzlüğü değil meleğin yaşadığı yoğun kırılmaya rağmen dış dünyanın akışının kesintiye uğramadığını da gösterir. Bu durum, bireysel çöküş ile dünyanın sürekliliği arasındaki kopukluğu görünür kılar. Nitekim arka planda birlikte ve bütünlük içinde resmedilen melekler de bu sürekliliğin bir parçası olarak varlığını sürdürür. Bu durum, figürün iç dünyası ile dış dünyanın gerçekliği arasındaki çatışmayı görünür kılar.
Meleğin kendini üstün ve ayrıcalıklı görme arzusu, dış dünyanın gerçekliğiyle örtüşmez. Bu uyumsuzluk, başkaldırıyı besler ve ardından ortaya çıkan narsistik kırılmayı anlamayı mümkün kılar. Bu nedenle tabloda gördüğümüz yalnızca bir düşüş değil gerçeklikle çatışan grandiyöz benliğin kırılma anıdır.



