Kuramcıların yaşamlarına baktığımızda, üzerinde durdukları bazı kavramların kendi deneyimleriyle kesiştiğini görmek mümkün.
Sigmund Freud’un babasının ölümünün ardından yoğun bir öz analiz sürecine girdiği ve bu süreçte kendi rüyalarını da analiz ettiği bilinmektedir. Rüyalara ve bilinçdışına kuramında önemli bir yer vermesi, yaşamı ile kuramı arasındaki bağlantılardan biri olarak değerlendirilebilir. I. Dünya Savaşı sonrasında ise Freud’un insan doğasına daha kötümser yaklaşması ve ölüm içgüdüsü kavramına yer vermesi, savaşın düşünceleri üzerinde etkili olmuş olabileceğini düşündürmektedir. Alfred Adler’in yaşam öyküsüne bakıldığında, çocukluk döneminde sık sık hastalıklarla mücadele eden ve bu nedenle annesinden yoğun ilgi gören bir çocuk profili dikkat çeker. Bu ilgi, onu ailenin merkezine yerleştirirken, kardeşinin doğumuyla birlikte bu ayrıcalıklı konumunu kaybeder. Adler’in daha sonra kuramında doğum sırasının bireyin psikolojik gelişimi üzerindeki etkisini vurgulaması, kendi kardeşinin doğumuyla yaşadığı bu konum değişikliğiyle paralellik göstermektedir. Ayrıca çocukluk döneminde sık sık hastalanmış olması ile ilerleyen yıllarda tedavisi güç çocuk hastalıklarına ilgi duyması arasında da bir paralellik kurulabilir. Carl Gustav Jung’un yaşam öyküsü ile kuramı arasında da paralellikler kurulabilir. Çocukluğunda uzun saatler boyunca evlerinin tavan arasında vakit geçirmesi ve tahtadan oyulmuş bir figürle konuşması, Jung’un hayal ve iç dünyasının yaşamında önemli bir yer tuttuğunu düşündürmektedir. Kuramında da içsel süreçlere, sembollere, imgelere ve soyut kavramlara geniş yer vermesi bu yönüyle paralellik göstermektedir. Kuramı da bu soyut ve yorumlamaya açık yapısı nedeniyle zaman zaman eleştirilmiştir. Jung’un çocukluk ve ergenlik döneminde gördüğü yoğun ve sıra dışı rüyalar da dikkat çekicidir. Rüyalara kuramında önemli bir yer vermesi, bu erken dönem deneyimleriyle ilişkilendirilebilir. Jung’un I. Dünya Savaşı öncesinde gördüğünü ifade ettiği yıkım ve kan imgelerini önce kişisel bir kriz olarak değerlendirmesi, savaşın başlamasıyla birlikte bunlara daha geniş ve ortak bir anlam yüklemesi, kolektif bilinçdışı düşüncesiyle paralellik göstermektedir. Farklı kültürlerde benzer sembol ve imgelerle karşılaşması da bu düşüncesinin gelişmesine katkıda bulunmuş olabilir. Karen Horney’nin kuramının şekillenmesinde çocukluk döneminde babasıyla yaşadığı deneyimlerin yer yer etkili olduğu düşünülebilir. Horney’nin abisine eğitim fırsatları sunan babasının, Horney bir kız olduğu için aynı imkânları ona gerekli görmemesi ve onu küçümsemesi, babasıyla olan ilişkisinde öfke ve güvensizlik yaşamasına zemin hazırlamış olabilir. Horney’e göre çocuğun sevgi ve güvenlik ihtiyacının yeterince karşılanmaması, temel düşmanlık ve temel kaygının gelişmesine zemin hazırlayabilir. Horney’nin kendi çocukluğunda yaşadığı öfke ve güvensizlik ile kuramında bu kavramlara verdiği önem arasında bu açıdan bir paralellik kurulabilir. Aynı zamanda babasının ataerkil tutumları ile Freud’un kadın psikolojisine ilişkin görüşlerine yönelik eleştirileri, Horney’nin kuramında kadın psikolojisine yaptığı vurguyu etkilemiş olabilir. Erich Fromm’un kuramında da kendi yaşamından izler görmek mümkündür. Fromm’un yaşamında düşüncelerinin şekillenmesinde etkili olan önemli olaylardan biri I. Dünya Savaşı’dır. Barışı savunan Fromm, savaş sırasında insanların kitlesel biçimde akıl dışı ve yıkıcı davranışlarının nedenlerini sorgulamıştır. Özellikle, savaşa katılan ulusların toprak elde etmeyi amaçlamadıklarını ve yalnızca kendi topraklarını koruduklarını savunmalarına rağmen büyük bir yıkımın ortaya çıkması, Fromm’un dikkatini çeken önemli bir çelişki olmuştur. Fromm’a göre kötü huylu saldırganlık; görev, vicdan, sevgi ve vatanseverlik gibi gerekçelerle rasyonalize edilerek gizlenebilir. Bu açıdan savaş döneminde insanların vatanseverlik ve kendini koruma gerekçeleriyle kitlesel yıkıma yönelmeleri ile Fromm’un daha sonra geliştirdiği yıkıcılık ve ölüseverlik düşünceleri arasında paralellik kurulabilir. Yaşamı ile kuramı arasında bağlantılar bulunabilen bir diğer isim Erik Erikson’dur. Erikson’un gerçek babasının kimliğinin uzun süre kendisinden gizlenmesi ve hem Alman hem de Yahudi arkadaşları arasında kendisini dışlanmış hissetmesi, gençlik döneminde kimlik sorunları yaşamasında etkili olmuştur. İlerleyen yıllarda farklı işlerde çalışması ve sık sık yer değiştirmesi de bu kimlik arayışının sürdüğü şeklinde yorumlanabilir. Kendi yaşamındaki bu deneyimler ile daha sonra kuramında kimlik ve kimlik karmaşası kavramlarına yer vermesi arasında paralellik kurulabilir. Harry Stack Sullivan’ın yaşamı ile geliştirdiği kuram arasında da çeşitli bağlantılar görmek mümkün. Sullivan’ın babası utangaç ve içe kapanık bir yapıya sahip olduğu için Sullivan ile derin bir ilişki kuramamıştır. Çocukluk döneminde sosyal çevresi oldukça sınırlı olan Sullivan, yakın arkadaşlık ilişkileri kurmakta zorlanmıştır. Okula başladıktan sonra da içinde bulunduğu Protestan toplumda Katolik bir çocuk olması nedeniyle kendisini yabancı ve dışlanmış hissetmiştir. Çocukluğunda sosyal olarak izole kalan Sullivan’ın yaşamındaki kırılma noktalarından biri, ergenliğe yaklaşırken Clarence Bellinger ile kurduğu ilişki olmuştur. Sullivan’ın daha sonra geliştirdiği kuramda, özellikle ön ergenlik döneminde bireyin en önemli gereksiniminin aynı cinsten bir akranla yakın ve samimi ilişki kurmak olduğu vurgulanır. Ona göre bu dönem, sevme kapasitesinin gelişmeye başladığı kritik bir evredir. Sullivan’ın çocukluk döneminde yakın ilişkiler kurmakta yaşadığı güçlükler ve Bellinger ile kurduğu yakın ilişki ile kuramında ön ergenlik dönemindeki yakınlığa atfettiği özel anlam arasında paralellik kurulabilir. Abraham Maslow’un yaşamı ile kuramı arasında ise hem paralellikler hem de karşıtlıklar görülür. Maslow, çocukluk döneminde annesi ve babasıyla yakın ilişkiler geliştirememiştir. Özellikle annesinden güven ve sevgi görmemiş aksine cezalandırıcı ve korkutucu bir tutumla karşılaşmıştır. Küçük hatalarında bile “Tanrı seni cezalandırır” gibi tehditlere maruz kalmış, beslemek üzere evin bodrumuna aldığı kedileri annesi gözlerinin önünde öldüresiye dövmüştür. Bu deneyimler, Maslow’un çocukluğunda kendisini güvende hissetmekte zorlandığı bir ortamda büyüdüğünü göstermektedir. Bunun yanında sosyal çevresinde dışlanmış ve arkadaş ilişkilerinde yalnız kalmıştır. Bu yaşantılar ile Maslow’un kuramında sevgi, ait olma ve değer görme ihtiyaçlarına yer vermesi arasında paralellik kurulabilir. Buna karşın yaşadığı bu olumsuzluklar Maslow’un insan doğasına ilişkin karamsar bir yaklaşım geliştirmesine yol açmamıştır. Aksine insanın gelişme ve kendini gerçekleştirme kapasitesine vurgu yaparak insan doğasına daha iyimser bir bakış açısıyla yaklaşmıştır. Benzer şekilde Carl Ransom Rogers’ın yaşamı ile kuramı arasında da bazı bağlantılar kurulabilir. Rogers, çocukluğunu duyguların açıkça ifade edilmediği, kuralların ve beklentilerin baskın olduğu bir aile ortamında geçirmiştir. Kuramında ise kendini gerçekleştiren bireyin başkalarının standartlarına göre değil kendi organizmik değerlendirme sürecine göre yaşamasına önem vermiştir. Böyle bir birey başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışmak yerine kendi duygu ve deneyimlerine güvenerek kendisini olduğu gibi kabul edebilir. Rogers’ın çocukluğunda dış beklentilerin ve kuralların belirleyici olduğu bir ortamda büyümesi ile daha sonra kuramında bireyin kendi deneyimlerine güvenmesine ve dışsal beklentilerden bağımsızlaşmasına yaptığı vurgu arasında bir karşıtlık olduğu düşünülebilir.
Kuramcıların yaşamlarındaki hastalıklar, aile ilişkileri, yalnızlıklar, kayıplar ya da kendi içlerinde yaşadıkları çatışmalar, daha sonra üzerinde durdukları bazı konularla benzerlik göstermektedir. Elbette bu benzerlikler, kuramların doğrudan kişisel yaşantılardan kaynaklandığını göstermez. Ancak insanın yaşadıkları ile anlamaya yöneldiği konuların zaman zaman birbirine yaklaşabileceğini düşündürür. Bütün bunlar Jung’un “yaralı şifacı” düşüncesini de akla getiriyor. Yaralı olmak tek başına insanı şifacı yapmaz ancak kendi yaralarını tanımak, anlamlandırmak ve dönüştürmek, başkalarının yaralarını anlamanın yollarından biri olabilir.



