Alzheimer hastalığı dünya çapında milyonları etkileyen nörodejeneratif bir hastalıktır ve erken tanısı tedavi başarısı açısından kritik öneme sahiptir. Geleneksel tanı yöntemleri hastaların semptom göstermeye başladıktan sonra hastalığın ileri evrelerinde teşhis edilmesine neden olmaktadır. Ancak günümüzde gelişen biyoişaretçi teknolojileri, hastalığın semptomatik hale gelmeden önceki evrelerde bile beyin değişikliklerini tespit edebilmektedir. Kan biyoişaretçileri Alzheimer araştırmalarında en umut verici gelişmelerden biri haline gelmiştir. Tau protein, fosforillenmiş tau (p-tau), beta-amyloid ve neurofilament light chain gibi biyoişaretçilerin kan testleri yoluyla ölçülmesi mümkün hale gelmiştir. Bu testler invaziv olmayan, kolay uygulanabilir ve maliyeti düşük yöntemler sunmaktadır. Özellikle p-tau181 ve p-tau217 gibi spesifik tau varyantlarının ölçülmesi Alzheimer patolojisini diğer nörodejeneratif hastalıklardan ayırmada yüksek doğruluk göstermektedir. Beyin görüntüleme teknolojileri de Alzheimer tanısında önemli gelişmeler yaşamıştır. Pozitron emisyon tomografisi (PET) taramaları amiloid ve tau birikintilerini doğrudan görselleştirerek tanı koymada çok değerlidir. Manyetik rezonans görüntüleme (MRI) ise beynin belirli bölgelerindeki atrofiyi ortaya koymaktadır. Bu görüntüleme yöntemleri biyoişaretçi kan testleriyle kombinasyon halinde uygulandığında tanı doğruluğu önemli ölçüde artmaktadır. Spinal sıvı (BOS) analizi de Alzheimer hastalığının tanısında güvenilir bir yöntem olmaya devam etmektedir. BOS'tan alınan örneklerde amiloid-beta 42 seviyeleri düşüş gösterirken, tau ve fosforillenmiş tau seviyeleri yükselmektedir. Ancak BOS testleri invaziv bir işlem gerektirdiğinden kan testleri daha yaygın hale gelmektedir. Son gelişmeler arasında çok-biyoişaretçi panel yaklaşımları da yer almaktadır. Birden fazla biyoişaretçinin kombinasyon halinde analiz edilmesi tanı hassasiyetini ve spesifisitesini artırmaktadır. Yapay zeka ve makine öğrenmesi algoritmaları bu verilerin analiz edilmesinde giderek daha fazla kullanılmaktadır. Böylece biyoişaretçi desenleri aracılığıyla Alzheimer riskinin ve hastalık progresyonunun daha doğru şekilde tahmin edilmesi mümkün hale gelmektedir. Bu biyoişaretçi yöntemlerinin gelişimi Alzheimer hastalığının tedavisinde de yeni fırsatlar açmıştır. Lecanemab ve aducanumab gibi amiloid-hedefleyen monoklonal antikorlar hastalığın erken evrelerinde daha etkili olduğunu göstermektedir. Biyoişaretçi testleri sayesinde bu ilaçlardan faydalanabilecek hastalar daha erken bir aşamada belirlenebilmektedir. Gelecekte kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımları biyoişaretçi profilleri temel alınarak tasarlanacağı beklenmektedir.